teslim:Tarihin Parçası Olabilmek

January, 2008   SAYI 26 : OCAK 2008  

 O dönemde yaşamadık belki ama 12 Eylülün soğuk nefesini hep ensemizde hissettik. İşkence hanelerini de görmedik, bir işkencede insan ne hale gelir bunu da görmedik. Kör kurşunlara kurban verdiğimiz, darağaçlarında canı alınmış dostlarımız olmadı hiç. Dostlarımızın taptaze mezar toprağının üzerine yeminler etmedik. Denizlerle Birlikte tek yürek olup meydanları da doldurmadık. O dönemin devrimci ruhundan da bir haberdik.     Ama öğrenmeye başladık nedenlerini, niçinlerini… Bir insan neden işkence görür, gençler neden suçsuz yere darağaçlarında, neden kitaplar yakıldı ve neden katliamlar yapıldı. Geçmişin kanlı gerçeğini bizler de öğrendik.     Tüm bu yaşananları bir bütünün parçası olarak görmek zorundayız. Aksi takdirde bu yaşananları insanlığın neresine koyacağımızı bilemeyiz ve anlamlandıramayız. 12 Eylül tarihte uzun zamanlar boyunca var olan sınıflar savaşımının bir sonucudur. Yıllardır süregelen bu mücadelede saflar kesin bir şekilde belirmiştir. Bir yanda emeğiyle dünyayı kuran işçi sınıfı öte yanda bir avuç sömürgeci ve paranın padişahlığı. İşte bu savaşım bu iki taraf arasında devam edip gitmektedir. Tarihin çeşitli dönemlerinde ve dünyanın değişik bölgelerinde 12 Eylüller yaşanmış, işkencelerde halk önderleri katledilmiş ve darağaçları halk için savaşanların mekânı olmuştur. Denizler, Erdallar tarih sahnesinde her daim yerini almış. Onların ömürleri yaşamlarıyla ve devirleriyle sınırlı kalmamıştır. Dün olduğu gibi yarınlarda da Denizler var olacaktır. Bu kesinliği bize tarih defalarca göstermiştir. Bu nedenle onlar ölümsüzdür mücadeleleri ve düşünceleri varlık gösterdiği sürece onlar da yaşayacaklardır. İşçi sınıfının mücadelesinde yaşayacaklardır ve iktidarına tanıklık edeceklerdir.      Bu bilince sahip olmak ve işçi sınıfının saflarında yerini almak bu tarihi bilmekten geçer. Bu tarih, bu birikim işçi sınıfının kanıyla var olmuştur. Bizlerin de bu mücadeleyi sürdürebilmesi bu birikime sahip olmakla mümkündür. Sınıf tarihini olabildiğince çok öğrenmeli anlamalı ve aktarmalıyız. Biz bu konuda eksik kalırsak emperyalizmin yalanları bizim doğrularımız olur. Bu yalanlara inanır ve bu yalanlarla yaşamaya mahkûm oluruz. Şunu hep hatırlayalım: İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİNE KATKI SUNMAYAN HERŞEY EMPERYALİZME HİZMET EDER.

daimanion:’Altın’cı Filo Defol

January, 2008   SAYI 26 : OCAK 2008  

                 Merhaba arkadaşlar, bu ay size bir işgalden bahsetmek istiyorum. 5 Haziran 2004 yılında yürürlüğe giren; Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile eline kazma küreği alan herkes istediği yeri parselleyip orayı kazmak ve doğal kaynaklarını yok etmek hakkına sahip oldu. Allianoi ve Hasankeyf ile başlayan kültür doğal zenginliklerimizi yok etme çalışmaları şimdi Kaz Dağlarında altın aramak için maden şirketlerinin buraya gelmesiyle devam ediyor. Bununla ilgili duyarlılık gösteren vatandaşları da Enerji Bakanı ajanlıkla suçluyor.

                  Kaz Dağları dünyadaki 200 önemli ekolojik bölgelerinden biri. Bunu yanında dünyanın en fazla oksijen üreten ikinci bölgesi. Orman, orman altı bitki örtüsü, su kaynakları ve sahip olduğu endemik türleriyle çok zengin bir yer. Civar köylerin geçim kaynakları yine bu bölgeden sağlanıyor. Köylüler hayvanlarını burada otlatıyor, su ihtiyaçlarını bu bölgeden karşılıyor.

                   Hafta sonu Kaz Dağları’na geziye gittik. Civardaki köyleri dolaştık ve halklarıyla konuştuk. Altın arama faaliyetleri esnasında kullanılan siyanür ve benzeri kimyasallar, çoğu köylerin sularını kirletme başlamış bile. Özellikle Muratlar Köyü, berrak suyuyla ünlüymüş. Şimdi suları bulanık ve yağlı bir biçimde akıyor. Bu nedenle köylüler su ihtiyacını başka yerlerden karşılıyorlar. Hastalıklar baş göstermeye başlamış, hatta Muratlar Köyü’nde doktorlar 15 yaşından küçük çocukların su içmesini yasaklamış. Şimdi Kaz Dağının 37 noktasında 11 firma tarafından altın arama faaliyetleri sürüyor. Şimdiye kadar 70 bin ağaç kesilmiş. Bütün bunlar altın arama faaliyetlerinin başlamasıyla oluşmuş. Henüz işletmeye geçilmemiş.

                    Kaz Dağlarının Çanakkale’ye yakın olmasının önemli bir yanı da var. Çanakkale anti emperyalist hafızası olan bir yer. Bu konuda duyarlılık taşıyan bir çok kurum ve kuruluş var. Kuşkusuz ki en önemlisi Altıncı Filoyu Defeden ruhun burada olması. Şimdiye kadar Çanakkale Çevre Platformunun altın madenciliğine karşı ciddi çalışmaları var. Bunun yanında Marmara Çevre Platformu’da hafta sonu burada toplantı yaptı. Üniversite ayağını da bu konuda geliştirmek ve genişletmek gerekir. Ama bu durum sadece protesto etmekle bitmez gerçekten Kaz dağlarına sahip çıkmakla biter. Bu da bu konuda kitleselleşmeyle sağlanır. Vatanına sahip çıkma iddiasıyla meydanlara çıkan, gördüğü her karakaşlı karagözlüye saldıran ve savaş çığırtkanlığı yapan duyarlı vatanseverler nerede? Kaz Dağlarında altın arama ve bunun sonucunda doğal zenginliklerimizi yok etme çalışmaları bir işgal değil de nedir? Toplumun tüm kesimlerini bu konuda duyarlı olmaya, kültür ve doğal zenginliklerimizi korumaya çağırıyorum.

daimanion:İnsanlığın İlerlemesi

January, 2008   SAYI 26 : OCAK 2008  

                   Geçmişe karşı nerede durduğumuz, geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki ilişkilerin nasıl olduğu gibi konular, yalnızca herkes açısından hayati önem taşıyan konular olarak kalmazlar, aynı zamanda tamamen vazgeçilmez bir nitelik taşırlar. Bu anlamıyla geçmiş, insanlığın ve evrensel uygarlığın gelişmesi içindir. Aksi halde bizim için geçmiş, sadece “dün” ü ifade eder.

                     İnsanlığın ilerlemesi ve evrensel uygarlığın gelişmesi, öncelikle insan iradesinin etkide bulunmasıyla başlar. İnsanlık iradesini yok sayan, geçmişi kendi çıkarları için kullanan güçler, savaşsız, sömürüsüz, barış ve kardeşlik içindeki bir dünyayı kendi varlıkları için tehlike olarak görürler. İnsanlık ve insanların oluşturduğu toplumlar birbirleri ile savaşmalılar ki onlar kendi varlıklarını sürdürebilsinler. Bu işi de iyi yapıyorlar; aynı coğrafya içinde yaşayan halkları birbirine düşman edip, kültür farklılıklarını ve bir arada barış, kardeşlik içinde yaşayabilme umutlarını öldürüyorlar. Bununla bizlere göstermek istedikleri herhalde; sosyal değişimi insanların dışında gerçekleştirebildiklerini göstermek. Ama bu bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Çünkü insanlar tarihlerini kendileri yaparlar; fakat bunu kendi keyiflerine göre değil geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. Geçmişte de siyasal yapılar uluslar yaratmamıştır. Siyasal yapıları yaratan ve onu geliştiren halklardır. Ortaçağın karanlık Avrupa’sını aydınlığa taşıyan, dönemin aydınlarıyla  birlikte yürüyen haklardır. Aynı zamanda Fransız ihtilalini yaratan, özgürlük, adalet ve eşitlik gibi kavramları getiren de halklardır. Yine sanayinin güçlenmesiyle başlayan emek sömürüsüne karşı, halklar birlikte mücadele ederek kendilerini zafere taşımışlardır.

                     Geçmişin insanlığa biçtiği rol, insanlığın ilerlemesinin önünü kesmeye çalışan, ömrünü doldurmuş yapıların engellerini ortadan kaldıracak olan halklara tarihsel rolünü hatırlatmak,  içinde bulunduğu gerçek durumu göstermek, kendisine hakim olmaya çalışan güçlerin yalancı maskesini indirmek olmalıdır. Toplumlar gelişmesini kaderine bırakırsa, insanların hiçbir karışması olmadan tarihin kendi kendine gerçekleşeceğine inanırsa, bu durumda insanların tufanı beklemekten başka yapacak bir şeyleri kalmaz. Yaşadığımız çağın savaşları, sosyal bunalımları, yaygın yoksulluğu birçok toplumu bilimin, aklın ve emeğin kurtarıcı değerinden şüphe duymasına neden olacaktır. Bu nedenle düzenin  sözde demokrasisine, resmi tarih anlayışının kahinliğine, kendilerini “kurtarıcı” olarak ifade ettikleri kahramanlarına bel bağlayacaktır. Bu da bizi daha karanlığa sürükleyecektir.       

                  Alınyazılarının akışını yönetmek, değişimin ve gelişimin yanında olarak bugünü ve geleceğimizi kurmak için kendi kaçınılmaz sürecimizi başlatmamız gerekir. Bu kaçınılmaz süreç, insanlığın kendi gerçekliğini ve doğruluğunu gerçekleştirecektir. Bu doğru bizim için hiçbir zaman ölümsüz değildir. Neden derseniz, doğru arkamızda değil,oldum olası önümüzdedir de ondan. Böyle olursa insanlık, toplumsal yaşamın yasalarını anlamayı, onları önceden görmeyi, kullanmayı ve böylece içinde insanların kıtlık, ekonomik bunalım ve savaşların kötü sahiplerine kulluk etmeden yaşayacağı, kardeşlik toplumunu oluşturacak bir dünya kuracaktır.                     

Cevahir:2008 Başlarken

January, 2008   SAYI 26 : OCAK 2008  

                                                             Düşmana inat                                                                     Birgün daha fazla yaşamak….                                                                                                   Rıfat Ilgaz  Geride neler bıraktık…Malum medyanın, sahtekarlıkları içerisinde hem ağlatan hem oynatan mevcutu müdafa etmek, korumaktan başka elle tutulur hiç bir yanı olmayan bir medya bıraktık geride…Polisin bitmeyen faili meçhul cinayetlerini!!!Hrant Drınk’in katillerinin yargılama süreçlerindeki komediyi ve yaşlarının 17mi 18mi gibi malum, adli tıp karmaşasını bıraktık geride.. Şemdinli olaylarının piyonlarını, kahraman gibi salıverilirken  bu davaya duyarlı kişileri, savcıları,hakimleri suçlu sayıldığı bir yılı geride bıraktık.Malatya’da boğazları; Cezayir’deki Allah’ın partisi katillerinin yöntemiyle kesilerek, şuurunu kaybeden elebaşının rüşvet teklifini kahraman medyamızın ortaya çıkarmasını ve ardından kan örneklerinin, giyisilerinin karıştığı bir komedi furyası bıraktık geride…Üç aylık eğitimle dağlara gönderilen askerleri… Canlı, kanlı askere gönderdikleri oğulların tabutunu alan aileler bıraktık geride.Dağılan, parçalanan aileler, sakat kalan, yürüyemeyecek, göremeyecek hissedemeyecek ölümle yaşam arasında bocalayan insanlar bıraktık geride…Cumhurbaşkanının, başbakanın, ve anayasa başkanının eşleri türbanlı yöneticiler bıraktık geride.Türban ha böyle, ha şöyle çözülsün derken, Üniversite ve kamu kuruluşları dışında mahallelerde baskı kuran türbanlılar ve günbe gün çoğalan türbanlılar bıraktık geride…İbrahim Tatlıses millet vekili seçilemese dahi sauna davasından aklandığını duyduğumuz mahkeme kararını bıraktık geride.Kadın programlarının şekil, dekor, değiştiriyor densede farklı formatlarda aynı hızıyla devam eden; ha kulum uyumaya devam diyen bir medya bıraktık geride…Daha neler neler bırakmadık ki ?(!)Onurumuzu, gururumuzu bıraktık bu geçen karanlık yıllarda…Bir yaşam düşünün sel sularının çılgınca bentlerini yıkarak en derinlere en aşağılara akarken önüne çıkan her engele meydan okur gibi yarılarak çarpışını,yaşadığımız 2007 yılının acılarını daha nice gelecek yeni yılarda sürüklenerek çarpmaların acısını hissedeceğiz. Tarihsel süreç, insanın var oluşumundan bu güne kadar, her yıl değişiminde yaşanılan sürecin bilançosunu çıkarsa: ailelerin yoksulluğun kan ve göz yaşının ne kadar fazla olduğu insanı hayretlere düşürür. Globalleşen Dünyada insan yaşayabilmek için öldürmesi gerektigi kapitalist felsefe anlayışı ile yetişmektedir. Her gelen yeni yıl bu anlayışı dahada geliştirerek Dünyaya hakim olma çabasındadır.Dünyanın her coğrafyasında yaşanan paylaşım savaşları her ülkeyi kendi coğrafyasına sıkıştırmış durumdadır.Türkiye, Irak, Filistin, Kenya, Bolivya, Afganistan, Kürdistan ve Dünyanın başka coğrafyalarında yaşayan aç, yoksul halklar çaresiz bir şekilde giriyorlar 2008 e… Halkların kurtuluş mücadelesinde ne yazık ki 2007 de olumlu bir gelişme yaşanamamıştır!..devrimci mücadele kendini kanıtlayamamıştır!Koşullar ağır koşullar zor!..Emperyalizmin azgın yüzü Dünyaya tek hakim olmak için kanlı yıllar yaşatıyor masum halklara.2008 yılının bize  neler getireceğini şimdiden kestirmek zor değil…geçen yıldan daha zor daha acılı geçeceği kesin…Yinede ‘yeterki solmasın sol mememizin altındaki cevahir’…Gelecek yıllar Marksizmin ve ezilen halkların olacaktır.

Cennetlik Ateist:Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakları Ve Türkiye Solu

January, 2008   SAYI 26 : OCAK 2008  

            Düzen partileri soldan sayılamayacağından, direkt olarak sol partilerden yani sosyalist soldan başlamak gerekirse;

Konuya yaklaşımda temel iki grup oluşmuş durumda, ilk grup kayıtsız şartsız ulusların kendi kaderlerini tayin edebileceği-etmesi gerektiği düşüncesini benimserken diğer grup bundan biraz farklı olarak; günümüz koşullarında temel çelişkinin emek sermaye çelişkisi olduğu ve dolayısı ile ulusal mücadelelerin ikincil ve giderek sosyalist mücadeleye olumlu katkıda bulunacakları oranda önemsenmesi gereken, emperyalizmin kendi hakimiyetini yaygınlaştırmak için bilinçli olarak körüklediği meseleler olduğu düşüncesindeler. Hangisi daha insancıl, daha devrimci, daha ahlaki, bir bakıp ayırt etmeye çalışalım. Birinci grubun tavrı solun ezilenin yanında olma geleneğinden kaynaklanmakta olup gayet doğal-ahlaki-insancıl görünmekte ama yeterince sosyalist değil. İkinci grup ise işçi sınıfının yürüttüğü (veya yürütmesi gerektiği halde bir türlü beceremediği) sosyalist mücadeleyi önemsediğinden, birincil gördüğünden ve anti-emperyalist bir tavır sergilediğinden, daha devrimci (sosyalist versiyondan) görünüyor. Aidiyetin hayat pahasına önemsenmesi anlayışını her ne kadar anlamakta zorluk çeksem de, bir anlık bir empati ile, olmaması gerektiği halde bazen her şeyden önemli olabildiğini görebiliyorum, ve ideal (varsa eğer) ile gerçeğin bazen farklı güzergahları seçebildiklerini de. Aklı-Mantığı kutsayan birisi olarak, bazen, bu kadar kutsanılası şeyler olmadıklarının farkına varıyorum..

Bu akıl karışıklığı-ikilemden sonra ilk grubu daha bir anlıyorken, ikinciyi, solun evrensel değeri olan-olması gereken ezilenlerin-haksızlığa uğrayanların yanında olmamakla itham ediyor ve yazımı burada sonlandırıyorum. (Tabi sonlandırırken şunu da sormuyor değilim kendi kendime “Oğlum acaba sosyalizmden uzaklaşıyor musun?”)

 

Saygılar

suskundenizci : Bir Rüya Gördüm

December, 2007   SAYI 25 : ARALIK 2007  

Merhaba insanlık merhaba davalılar ve davacılar merhaba ve merhaba sayın bush.

Davacılar şöyle dursun .

        Elleri kelepçeli sen anlat sayın bush : bunca kan para için miydi?Milyar dolarlık varillerde petrol için kan dökmek, Yahudiliğin , tanrıya inanmanın, kutsal topraklar meselesinin hangi ayağıydı?

        Önce sen anlat sayın bush: Abu garip’te namaz kılarken aldığın hücresinden o Arap’ı hatırladın mı köpeklerine Onu nasıl yedirmiştin.hala kulağında çınlar Abu Garip hücrelerinin, o kan o sefalet,elektrik verilmiş insan kokusu.

        Önce sen anlat sayın bush: Bak davacı Leyla.hatırladın mı tanklarının ezdiği o masum kızın gözlerini. hala gözlerindeki tank paletlerini çıkaramamış.annesi babası çıkarmayın demiş neden gözleri seniDe onun ezildiği gibi ezsin diye sayın bush.

        Önce sen anlat sayın bush: Bak davacı Somalili küçük çocuk.13 ünde elinde kaleşnikof.oysa ana babası ne umutlarla dünyaya getirmişti onu.kalem tutacaktı bu eller.ama ne oldu.filmlere konu olmuş kara şahinlerin altında kaldı sayın bush.sen değil ama senin büyüklerin işledi bu ayıbı.

         Önce sen anlat sayın bush: Bak davacı fabrikada işçi militan Osman.senin yetiştirdiğin Türkiyeli itlerin vurdu onu bir basit iş çıkışı sayın bush.ellerinde emeğin o kendine has kokusu vardı.sabırlıydı her şeye rağmen.sana öfkeliydi.karısı senin yüzünden terk etti onu.kıt kanaat geçiniyodu çekip gitti karısı bu durum yüzünden.ölürken hala karısını düşünüyordu Osman gözlerinde emekçinin ve aşık insanın o kendine has bakışı vardı sayın bush.

      Önce sen anlat sayın bush: bak burada kaz dağlı bir çınar.o da senin yüzünden ölecekler arasında.nasıl mı?senin besleyip üzerimize saldığın köpekler öldürecek onu ve karısını çocuğunu ve diğerlerini. 

       En iyisi sen hiçbir şey söyleme sayın bush.insanlık konuşsun bundan böyle davacılar konuşsun.davalılar şöyle dursun.

       Bundan böyle bırakta insanlık konuşsun.hiç söz vermedin insanlığa çünkü.hiç bir insan için acımadı canın.bundan böyle acısın sayın bush.bırakta canını acısın artık.ve o doğduğundan beri kullanmadığın taş kalbin bırakta bir taş ocağı emekçisinin düşüncelerinde erisin insan kalbine dönüşsün.

        Bundan böyle sen susta dünyanın ezilen halkları konuşsun.ve o insana sağırlaşmış kulakların belki de ilk kez para sayma makinesinin sesini duymak haricinde iş görsün. İnsanlık bushu yargılamalı.düşlerimiz dile gelmeli bundan böyle.tüm dünyanın ezilen halkları birleşmeli!emperyalizme gereken cevap verilmeli!

Tek yol devrim!

Biji biratiya gelan!

Yaşasın halkların kardeşliği!

donquijote : Mevcut Durum Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

December, 2007   SAYI 25 : ARALIK 2007  

      Türkiye’de herhangi bir liseye, üniversiteye ya da herhangi bir ilkokula gittiğinizde göreceksiniz ki eğitim ve öğretim, bilimsel temelinden kopmuş, tamamıyla zıt bir yöne savrulmuştur.

       Eğitimin bilimsel temelinden koparılmış olması, gençlerin “Felsefe” sözcüğünü duyar duymaz suratını ekşitmesi, şimdiki gençliğin kıt akıllılığının veya herhangi bir tesadüfün sonucundan dolayı değildir. Bunlar doğrudan doğruya sınıf mücadelesinde, elinde devlet mekanizmasını bulunduran burjuvazinin hayata geçirdiği ve uyguladığı planlı uygulamalardır. Eğer somut bir örnek arıyorsak, bu somut örnekleri bu sayfalara sığdırmak mümkün olmayacaktır; Ama illaki somut örnek isteniyorsa Füsun Altıok’un “Niçin Diyalektik” isimli eserinden bir bölüm almak oldukça faydalı olacaktır. “…Nitekim bugüne kadar süregelen yararsız ve hatta zararlı felsefe öğretimi ile de yetinmeyen MC (Milliyetçi Cephe -MÇ) Milli Eğitimi, yeni lise felsefe kitabını, unvanıyla da ağırlığını koyacak bir profesöre ısmarlamayı uygun görmüş ve doğal olarak bu kitabı Prof Nusret Hızır, Prof. Dr. Nermi Uygur, Prof. Dr. Macit Gökberk, Prof. Dr. Bedia Akarsu gibi, ilk akla gelecek, ülkemizde felsefe kültürünün ve felsefi düşüncenin gelişmesine değerli katkıları olan kişilere değil, Prof. Dr. Mubahat Küyel’e yazdırmıştır. (…)

      Bu kitabın; diliyle, içeriğiyle, felsefe ve felsefe sorunlarına yaklaşımıyla gençleri daha lisede ‘zapt-ü rabt’a alıp, MC ‘felsefesine’ göre yoğurmakta, günün iktidarına önemli bir hizmette bulunduğu yadsınmayacak bir gerçektir.” (Niçin Diyalektik s. 103,104) Bu eserden alıntı yaptığımız bölüm tamamıyla buraya aktarılmış olsa, -buna imkanımız olsa ve konumuzun tamamen içeriği bu olsa- şaşırıp kalırsınız. Nitekim şimdilerde liselerimizde okutulmakta olan “Felsefe Kitapları” da bundan aşağıya kalır değildir. Füsun Altıok’un bahsettiği felsefe kitabında –yani bir aralar Türkiye’de okutulmakta olan- hiç yaşamamış filozoflar felsefe tarihine ekleniyor, üstelik bir de bunların felsefi sistemleri ortaya konuluyor!                    

      Biyoloji derslerinde Evrim Teorisi ile ilgili hiçbir şey anlatılmıyor, anlatılsa bile ya öğretmenin dini duygularına uygun olarak tertipleniyor, ya da bunu gerçekten anlatan öğretmenler mahkemelik oluyor… Yakın bir zamanda bunun örneklerini gördük. Bunları burada bir kez daha yinelememizin sebebi, bu kuşatmanın veya eğitimdeki bu kötü gidişatın tesadüfe veya “öğrencilerin çalışmıyor” olmasına bağlanamayacağını göstermek içindir. Zaten bunu şu ya da bu şekilde herkes biliyor veyahut bu bilgiler birçok insanın zihninde mevcutken, biraz daha “parlatılmayı” bekliyor. Artık bu noktadan sonra, ve her şey bu kadar açıkken, gençliğin önüne büyük görevler düşüyor.

     Ya artık gençler gözlerini kulaklarını ve geriye kalan bütün duyu organlarını “dört açar” ve bu gidişatın nasıl engellenebileceğini düşünür, ya da kendisine taktığı “reklam panosu”(!) ile sağda solda kahramanlık yapar.

      Mevcut durumda köhnemiş her şey kapitalizmin bir sonucudur. İnsanların hırsızlık yapıyor olması, dinin terkedilmiş olmasına değil, üretim ilişkilerine bağlı bir durumdur. Maddi temelleri ile açıklanabilir. Ve zaten öyle ki, bizler, hırsızlığın, fuhuşun vb. daha birçok olgunun artmasını, dinin terk edilmesine bağlayan insanlara şunu diyeceğiz; Her farklı dönem yeni ahlak kuralları, aile yapısı vb. üst olguları beraberinde getiriyor. Eğer sizler hala aynı kurallarda diretiyorsanız, kusura bakmayın, onlar bize bir numara küçük geliyor !

      Kapitalizm ile birlikte gelen ve daha sonrada üretim ilişkilerinin gelişmesi ve değişmesi sonucu farklılık gösteren bu mevcut durum, artık becerikli eller tarafından kaldırılmayı bekliyor. Bu becerikli eller ve dahi kafalar ancak bu oyunu bozarsa, hak ettikleri sıfatları alacaklardır.

    * * *Türkiye’de sosyalist gençlerin Marksizm’e olan güvenlerinin azaldığı görülmektedir. Bu noktada en büyük etken, aralıksız yapılan anti-komünizm propagandalarıdır. Karl Marks Mikrobu isimli bir makaleden şu kısım özellikle -bu konu ile de ilgili olarak- gözümüze çarpmaktadır; -Evet, Komünistlerin söylediklerine katılıyorum – daha sonra kaçınılmaz ve utangaç soru gelir:
-Söyleyin bana, şu Komünizmle ilgili söylenen onca kötü şeye ne demeli? Bütün gazetelerin ağız birliği etmişçesine Komünizmle ilgili yalan söylüyor olması mümkün mü?
Evet mümkündür ! Ve hatta kanıtlanabilirliği açısından, siyahla beyazın ayırt edilmesinden daha da basittir. Burjuvazi yaşam koşullarını ona hazırlayan kapitalizme sövdürür mü hiç?! Hangi televizyon kanalı, Türkiye’deki sayıları yirmiyi geçmeyen ailenin, Türkiye gelirinin %40’ını aldığını söylüyor? Veya hangi televizyon kanalı, okul yaptıran birinin vergiden muhaf olacağı yasanın yalnızca belli bir kesim için geçerli olduğunu söylüyor? Aydın Doğan okul yaptırınca hayır sever oluyor ! Halbuki bilmiyorlar, Aydın Doğan vergilerden kaçırıyor..! Çünkü küçük işletmeleri gizli kamera ile görüntüleme cesaretini kendisinde bulan tv programları, bunları söyleyebilecek cesareti kendisinde bulamıyor. Devlet, ulaşım araçları, haberleşme araçları vb. her şey Burjuvazinin elindedir. Dolayısıyla gazeteler ve televizyonlar ağız birliği etmişçesine komünizm ile ilgili yalan söylüyor ! Ve sadece bunlar mı? Elbette daha fazlası da var. Hocalar bilim vakfı kuruyor, maliyeti 30 YTL’yi bulan kitaplar basıyor ve bunları ücretsiz dağıtıyor. Hocalara bu kadar para gökten inmedi ya !Eğer bu nesnel durumu yeterince incelersek kapitalizmin ortadan kaldırılması yönünde binlerce, onbinlerce, milyonlarca sebebimiz olacaktır. Öyleyse artık ne gazetelerin, ne televizyonların yalanlarına inanmalı, ne de kapitalizme bir şans daha vermeli. En mantıklısı bu sistemi ortadan kaldıracak, ona zehir olacak maddeyi, yani Marksizm’i ona aşılamaktır. Öyleyse Marksizm öğrenilmelidir. Dünyada şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün devrimci hareketlerden dersler çıkarılmalıdır. Diğer ülkelerin komünist partileri ile dayanışma içine girilmelidir. Eğer Marksistler çalışmalarını azimle sürdürürlerse, değil bin yıl, bir yıl bile yaşayamayacaktır Kapitalizm. Ve ancak bu şekilde insanın gerçek kurtuluşu sağlanabilecektir. Söylenenlerin inadına, Marksizm, her geçen gün daha da güçleniyor. Her bilimsel gelişme Marksizm’e bir destek daha ekliyor. Her seferinde de “bilim vakıfları” artık en azından bir ihtimalle ardına gizlendikleri sözleri de kaybedince, yalanlara başvuruyor. Görüntülerin nereye ait olduğu bilinmeyen belgeseller hazırlıyor. Eğer ben iki ile ikiyi toplarsanız yedi eder dersem, bunun yanlış olduğunu, doğrusunun ise dört olduğunu söyleyeceksinizdir. Hem de hiç üşenmeden. Şimdi, bütün insanlığı kandırmaya çalışan insanlar karşısında, bununla orantılı olarak, eğer hala ikiyle ikinin toplamından daha da kolay işleri yapmaktan kaçınıyorsak, işte o zaman, en azından engel olmayalım.

      Mekanik bir anlayışla, on metre de ben ittireyim devrim arabasını dersek yanılırız, bütün mesele o arabanın bir parçası olmaya karar verip, vermemekte yatmaktadır.

* Bu yazi Marksizm Calismalari adli calisma grubu tarafindan kaleme alinip doquijote nickli üye tarafindan dergimize gönderilmistir.

AnadoluM : Türkiye’de Çocuk Olmak ve Olamamak

December, 2007   SAYI 25 : ARALIK 2007  

       ”1 Ekim, Dunya Cocuk Haklari Gunu” sebebiyle Cocuk Vakfi Turkiye’ deki cocuklarin yasam sartlarini, durumlarini yansitan bir rapor hazirladi.
         “1 Ekim’ in Dunya Cocuk Haklari “gunu olarak kutlanilmasi bundan 82 yil oncesine dayali. Bu fikrin ortaya atilmasinin en buyuk amaci dunya uzerinde hem aclik hemde cok zor sartlarda hayatlarini devam ettiremye calisan cocuklarin hayatlarina bir nebzede olsa isik tutabilmek.
Ama gorulen o ki Turkiye’de hersey ayni tas ayni hamam, 82 yildan bu yana , bir arpa boyu kadar yol alinmamis olmasi ve sorunlarin cozulmesinden cok iyice bir cikmaza girmis olmasidir.
      

       Cocuk, her yerde cocuktur.Cinsiyeti, kasi, gozu ne renk olursa olsun o bir cocuktur, korunmaya, sevgiye muhtactir. Cocuga boyundan buyuk bedeller yuklenilmemelidir.Agac yasken egilir deyip cocuklara eziyet edilmemelidir.                 

    Turkiye ‘de cocuklara yonelik uygulanan fiziki ve manevi siddet cok buyuk bir boyut almistir.Sosyal bir miras olarak gecmisten, gunumuze uzanmistir ve ne yazikki bugunden yarinlarada uzanacak gibide gorunuyor.      

    Cocuk siddet’e en cok aile icinde maruz kaliyor ve bu siddet’in cocugu terbiye etme amacli oldugunu one surmek islerin ne denli karanlik bir hal aldigini gostermekte.
        Degerlerimiz, adetlerimiz vardir toplum olarak ,cocuklara yonelik siddette artik bu degerlerle harmanlasmis gibiler.
Cocuga yatirim yapmak, insana yatirim yapmaktir ama bunun kaba kuvvetle elde edilecegini Turkiye bir turlu anlamadi, kulagina yillardir su kacmis gibi , sagir.
Nitekim sagir olmasaydi ilkokullarda, askerde, aildede uygulanan siddet’ e karsi elini tasin altina koyardi.
Ama kimden, hangi devlet ‘tem cocuklri korumasini istiyoruz ki.  
     

        Burasi Turkiye yasi buyutulerek idam emri cikaranlarin ulkesi, cocuk katillerinin tekelinde bir ulke.
      Oyle ki Turkiye’de “cocukta olsa geregi yapilacaktir ” diyenler tepemizde oturmaktadirlar.
       Trukiye ‘de cocuk olmak, istemeden buyumektir. Turkiye OECD (Ekonomik Kalkýnma ve Ýsbirligi Örgütü ) ulkeleri arasinda cocuk yoksullugunun en fazla yasandigi 3. cu ulkedir.Türkiye’de binlerce cocugun barinagi sokaklardir. Bu cocuklarin yuzde 37′ si Dogu ve Guneydogudan goc eden cocuklardir.
Sokaklar, belkide bir turlu yuzu gulmeyen cocuklarin sonsuza dek isigini ellerinden alan mekanlardir. Egitim imkanlari olmadiginda sokak kanunlarina gore yasamaya baslarlar.
Taciz’e, tecavuz’ e maruz veya yeltenenler mi, madde bagilmlisi olanlar mi, kisacasi istismar ve ihmal cocuklari, aynen zamani gelmeden gazel dokulen agaclara cevirir.
Turkiye’de Cocuk olmanin odelinen bedelleri :- Cocuk ilk basta “ucuz emek” olarak calistirilmaktadirlar bunun en basta gelen nedeni ise artan nufusun dogal olarak cocuk yasisi ve hayat sartlarini gitgide daralmis, gecim sikintisinin basgostermis omasidir. Ucuz ve bunun yani sira korumasiz bir emek, yemleri olarak kullaniliyor cocuklar. Ekmak yama ugruna harcadiklari emeklerinin karsiligini almadiklari gibi cogu zaman cocuk isciler isverenleri tarafindan, asagilanip, hirpalaniyorlar ve malessef cocuklarin calisma saatleri isverenin keyfine dayali.Butun bu hayat sartlarini hafiflettirmek icin cocuklar bilincli, bilincsiz kendilerini ya sigara yada alkolle veriyor.

- Turkiye’ de cocuk suclari gun gectikce artmaktadir. Hirsizlik basta olmak uzere , bicaklama, gasp, adam oldume , mala zarar verme, cinsel suclar…bir hayli fazla. Butun bunlarin yani sira akranlar arasi siddet te tirmanistadir.Okullarda yasnilan bicaklama vakalari bunun belgesidir.- Turkiye’de oyle yasalar varki sadece laf olsun Anayasa kabarik olsun gibilerin yazilmis gibi. Turkiye ‘de cocugun sendika uyesi olabilmesi icin 16 , dernek uyesi olmak icin 18 yasinda olmasi gereklidir ama bunu bilen daha dogrusu on ayak olacak insanlar yok. Son Anayasada bunu en guzel sekilde belgeleyen bir ornektir. Anayasada cocuklar yok sayiliyorlar. Cocugun korumasina dahil bir madde var olamsina var ama cocugun gelistirilmesi ile alakali birsey gecmyior.Ulke nufusunun buyuk bir kismini olusturran cocuklar yok denecek kadar az yer aliyor. Bunada sah,mat denilir
yada ava giderken avlanmak.
- Turkiye’de cocuklar organize ceterler tarafindan kullanilir hale geldiler.
- Cocuklarin maruz kaldiklari en aci olay ise cinsel istismardir. Tutucu bir toplum oldugumuz icin cinsel istismar bir turrlu konusulmaz ve konusulsada sucludan once sucsuz damga yer.Tore, namus cinayetleri ortada.- Cocuk mahkemeleri yetersiz yasa var oldugu halde uygulanilmiyor. Hersey ak uzerinde kara ile yazilan yaslarda kaliyor. Cocuklara yonelik yasa guvencesi yok.

- Cocuklarin saglik guvenceleri yok, heleki birde engelli bir cocuk ise onun nefes dahi almaya hakki yok Turkiye’de.

       Yoksulluk, caresizlik, istismar, yeri geldiginde cocuk kole olarak gorulen cocuklar, haklarindan yoksun kucuk bedenler hayatin buyun zorluklarini cekiyorlar.
        Halbuki cocuklugunu iyi bir sekilde yasamak gelecekte iyi ,verimli, saglikli birey olmaya bir alt yapidir.Ama ne yazikki Turkiye de cocuk olmak kotuluklere gebe olmak demektir.

       Aile, okul, devlet el birligi ile yok edilen binlerce hayat bahsedilmis cocuklara malessef. Halbuki onlarin tek istedikleri onlari duymak cok gormemizdir.

       Gorulen o ki ister 82 yil gecsin istenilirse 182 yil Turkiye ‘de cocuklar adina hic birsey degismez, cunku aile planlanmasi yetersiz, kurum, kuruluslardaki egitmen, ogretmenler kaba saba, nereye dokunulsa elimizde kalacak bir halde Turkiye. Bunun yani sira gitdide fakirlesen ama bunun yani sira buyuyen bir ulke olarakta goz onunde bulundurursak , her hak gibi cocuk haklarida askida kalir.

Bir dusunurunde dedigi gibi “Haklýlarýn mahkum edildigi bir ulkede, butun dogrularýn yeri cezaevidir” bu Turkiye icin asikardir.

Kin yerine, icinde cocuksu bir tutum barindirabilme umidiyle….

Cennetlik_Ateist : Milliyetçiler ve Deve Kuşu

December, 2007   SAYI 25 : ARALIK 2007  

        Kürt sorunu, bu günlerde yine çok yakıcı şekilde hissettiriyor kendisini.

        Sorunun derinlemesine tahlilini yapmayacak veya çözümünde karşılıklı başvurulan hatalı yöntemlerden bahsetmeyeceğim, sadece insanların sorun karşısında takındıkları komik tavırlara değineceğim, komik ama bir okadar da acı sonuçlar doğuran…

   “Kürt diye birşey yoktur kardeşim” diyen zihniyeti, kafasını kuma gömmüş olan, ve açıkta kalan o devasa vücuda rağmen, kendisini kimsenin görmediğini düşünen, deve kuşunun zihniyetine benzetiyorum, tabi deve kuşunun düşünce-davranış biçimini sadece ihtiyaçları belirlediği için, onu suçlamak, dar kafalı olmakla itham etmek elbette manasız. Peki ya aramızdaki deve kuşları, onlara ne demeli.       

       Biraz farklı olmakla birlikte burada da ciddi bir algı yanılgısı var, aslinda yanılgı demek de doğru değil, yanılan insan kötü niyetli değildir, ama burada biilnçli bir kötü niyet sözkonusu.

      Temelini, sınıflı toplumun devamı gereği, egemenlerce uygulanan böl parçala yönet politikasından alan bir cehalet… Bu arada deve kuşu, yumurtası ve etiyle topluma faydalı sevimli bir kuş iken, milliyetçiler için bir toplumsal yarardan söz etmek mümkün olmadığından, bu karşılarştırma-benzeştirmeden dolayı tüm deve kuşlarından özür dilerim…

Saygılar…

kaTRe88 : Ücretli köle yetiştirim merkezleri

December, 2007   SAYI 25 : ARALIK 2007  

      Anayasa ile güvence altına alınan “Eğitim haktır, satılamaz” söyleminin tıpkı “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” söylemi gibi sadece sözde kaldığı, öğrenciyi müşteri gibi gören, son sürat ticarileşen eğitim sistemi içinde “fırsat eşitliği” kavramının her geçen gün anlamını biraz daha yitirdiği gerçeği üzerinden yıllardır süregelen parasız, bilimsel, demokratik eğitim istemlerini bir kenara bırakıp, bugünün üst düzey eğitim ve öğretim kurumları olan üniversitelerin işlevinin ne olduğu ve ne olması gerektiğinin tartışılması gerekir.

       Değişimin değişmeyen tek şey olduğu, çok uluslu şirketlerin bayraklarının en üstte dalgalandığı, yerli ve yabancı sermayenin içselleşerek birbiri içinde kaybolduğu bir zaman diliminde toplumu ve toplumsal olanı dışlayıp, sermaye ile bütünleşmiş, sisteme gerekli teknik elemandan ötesini yetiştir(e)meyen buna bağlı olarak da tek misyonunu Ücretli Köle Yetiştirme olarak benimseyip toplumun aydınlık yüzünü karartan bir eğitim sistemi ne kadar ilericidir?        

      Devletin resmi ideolojisinden en küçük bir sapma göstermenin vatan hainliği ile eşdeğer tutulduğu, sorgusuz-sualsiz, analizsiz-çıkarımsız salt dogmalara dayalı bir eğitim sistemi ne ölçüde özerktir?

     12 Eylül aktörlerinin “Bu gün olsa yine yapardım” söylemlerine alkış tutan, onları resim yapan tonton dedeler olarak benimsemiş gençleri var eden eğitim sistemi ne kadar aydınlıktır?

      Doğa insanlığın önüne çözemeyeceği sorun çıkarmazın aksine olayları anlamsız formüllere, ezbere indirgemiş, ne, neden ve nasılın cevabını aramayan bir eğitimin bilimselliği nerededir? 

       Orta Çağ karanlığında cadı avına çıkan engizisyon mahkemelerindeki gibi, öğrencinin doğal yaşam alanları olan yerleşkelerinde muhalif öğrenci avına çıkan, yakaladıklarını da göz altılarla, açtıkları soruşturmalarla pasifize etmeyi amaçlayan, yayınladıkları bildirilerle alternatif olma arayışını onursuzlukla itham eden bir eğitim sisteminde çok seslilikten, çoğulculuktan bahsedilebilinir mi?

        Cumhuriyet mitinglerinde Aydın İnsan imajının gölgesinde Aydınlık Türkiye şiarlarını dillendirirken bir taraftan da üniversitelerin temel bileşeni olan öğrencileri ile arasındaki diyalogsal süreci tıkayıp, asimilasyoncu zihniyetleriyle baskın olma arayışlarını darp, şiddet, hakaret, sözlü taciz gibi insanlık dışı yöntemleri kullananlarla muhatap ederek biçimlendirenlerin baş aktör olduğu eğitim kurumlarında hak, adalet, demokrasi ne yana düşer?     

      Avukatı, mühendisi, doktoru, öğretmeni, ekonomistini, siyasetçisini ve diğer bilumum meslek dallarını sanki hepsi aynı yetileri gerektiriyormuş gibi algılayıp, aralarındaki ayrımı verilen doğru cevap sayınsının âdetinde bulan, yani analitik düşünen, mühendisliğe eğilimli bir öğrenci üç soru daha yaparsa aslında iyi bir doktor adayı da olabilir gibi mantıksal hiçbir zemine dayan(dırıla)mayan bir sınav sistemi ile bireylerin geleceğini belirlemedeki tutarlılık kat sayısı nedir? 

       Yaratılan sorununun dâhilinde oluşan dershaneleşme başka bir ifadeyle ne kadar paran varsa o kadar eğitim hakkın vardır mantalitesinde fırsat eşitliği hangi düzlemdedir? Yaşananlar anayasa ihlali değil midir?

      Evrensel ölçütlerde üniversitelerin başlıca iki misyonu vardır öznelleşmiş nesneden, nesnelleşmiş bilince doğru ilerleyen bilgilenme süreci dâhilinde geleceğin bilim adamlarını yetiştirmek ve bilimsel araştırmalarla bilinmeyenin önünde eğilmeyip, onu anlamaya çalışarak gerçeğe ulaşmak.

      Ücretli Emek ve Sermaye’de Marks’ın ifade ettiği gibi “İşçiler arasındaki rekabet, ayrıca aynı ölçüde makinelerle de rekabete girdikleri ve makineler tarafından ekmeklerinden yoksun bırakıldıkları için büyür” Sistem bir yandan azami kar için bilime gereksinim duyarken, diğer yandan toplumsal muhalefetin öncü gücü olması gereken ilerici tabakayı kendi karanlığında boğuyor.

      Sonuç mu mutlu azınlığa dâhil olma yarışındaki ücretli köle adayları.